17
Ara
09

20.yılında Doolittle

Benim ve benim gibi birçokları için büyük önem teşkil ettiğine inandığım efsanevi albüm Doolittle‘ın 20.yılı Pixies tarafından bir dizi konserle ve çeşitli atraksiyonlarla kutlanıyor.

Özellikle konserler harikulade ! Örneğin geçen konserlerine Flea ve Tenacious D konuktu.

Sırf konserlerde değil, grup aynı zamanda TV programlarına da konuk oluyor. Jimmy Fallon‘în şovu da bunlardan biriydi. Programda Debaser ve gelen istek üzerine Hey‘de çalınmış. Fakat sanki bir şeyler eksik Pixies‘de. Yaşlanmalarının mümkün olmadığını düşündüğüm isimler bile yaşlanabiliyor galiba.

Ayrıca grup konser kayıtlarından oluşan bir EP de yayınlanmış durumda. Buyrun EP’yi  buradan ücretsiz indirilebilirsiniz.

01
Kas
09

1-hit wonder

Günümüzde önümüze sunulanı çabuk tüketme eğilimine sahip olmak hoş görülen bir şey. Hızlı yiyoruz, hızlı konuşuyoruz, hızlı düşünüyoruz. Bir nevi fast food hayatı yaşıyoruz. Televizyonlar, gazeteler, internet, çevremiz ve hatta ailemiz bile bazen bize “fast food” yaşamın parametrelerini belletmeye çalışıyor:

work
buy
consume
die

Hızlı bir yaşam bize kolaylık ve çeşitlilik sağlıyor. Özellikle konu müzik olduğunda birçok parçaya artık rahatça ulaşabiliyor, bu parçaları rahatça tüketebiliyoruz. Bir yerden sonra da kolay tatmin olamıyor, sömürmeye başlıyoruz. Bunun en bariz örneği de zannediyorum ki internetteki müzik safarimizdir. Şahsen bilgisayarımda dinlemediğim onlarca albüm, şarkı, grup var. Birçoğunu ilerde de dinlemeyeceğimi biliyorum.Ama yine de bir şekilde bunları bilgisayarıma indirmişim, ani açlık duygumu tatmin edebilmek için.

Açgözlülüğümüz beraberinde “elindekinin değerini bilememe” durumunu getiriyor maalesef. Dinlediğimiz onlarca şarkının arasında kayboluyoruz. Bir çıkış yolu aradığımızda da etiketlemeye başvuruyoruz: “Abi ben nu-metal dinlemem ya? Ne o öyle metal mi, rap mi belli değil? “

Bir yerden sonra bu etiketleme durumu da bizi sığ sulara çekiyor. Çoğu zaman farklı olanı görmemizi engelliyor. Dahası aynı olanı da, “niteleme sevdamız” dolayısıyla farklıymış gibi yutuyoruz. Entelektüel değil miyiz yahu? Ne de olsa her şeyi biliriz ama tabularımıza tapmaktan hiçbir şey bizi alıkoyamaz.

Entelektüel etiketleme hadiselerinden biri de galiba “one-hit wonder” çıkmazıdır. Hızlı yaşamımızın belli bir diliminin içinden sıkışıp kalmış birçok şarkıyı bu şekilde niteleriz. Teknik olarak ABD’deki Billboard listesinin en aşağı top 40 seviyesine ulaşan şarkılar birer “one-hit wonder” dır. Genel anlamıyla ise bu terimi, tek şarkısıyla kısa bir süre için başarıyı yakalayıp sonrasında ortadan kaybolan müzisyenlere atfetmekteyiz.

Teknik olarak bakacak olursak Jimi Hendrix ve Grateful Dead gibi efsanelerde birer “one-hit wonder”dır. Bir ihtimal dönemleri içerisinde -bir süre içinde olsa – genel anlamıyla da bu terimle nitelendirilmişlerdi. Halbuki günümüzde bu efsaneleri bu terimle nitelendirme saçmalığına düşecek insan yoktur. Ne de olsa artık terimin genel kullanımı, bize teknik kullanımını unutturmuştur. Ayrıca Jimi Hendrix ve Grateful Dead günümüzde kendi dönemlerinde olduklarından çok daha popülerler.Fakat genel kullanım beraberinde çeşitli yanlış anlaşılmaları da getirmiştir ki eleştirdiğim nokta da budur.

The Rasmus, Jimmy Eat World, The Cranberries, Marcy Playground gibi grupları “one-hit wonder”olarak nitelemek ne kadar doğru olur acaba? Evet, üzülerek söylüyorum bunu yapan insanlar var. Bu grupların belli şarkılarıyla (In The Shadows, The Middle, Zombie, Sex and Candy) üstün bir başarı yakaladıkları doğrudur. Ama bu grupları bu nitelendirmeye maruz bırakanlar biraz sığ sulardan vazgeçip biraz derine dalsalar yanlışlarının farkına varacaklardır. Çünkü bu grupların sağlam diye nitelendirebileceğimiz albümleri ve belirli bir fan kitlesi vardır.Yani başarılarında bir süreklilik söz konusu.

“Niteleme sevdamız” ve hızlı akan yaşamımız bizi de yanlış anlaşılmalara sürükleyebilir. Peki tam olarak nedir “one-hit wonder” ? Dale don Dale , Macarena, Blue (Da ba dee)’dir. Bu üç şarkı terimimizin özetidir adeta. Bu şarkıların sahibi müzisyenlerin başka şarkılarını bilen var mı acaba? Hatta bu şarkıların sahibi müzisyenleri bile hatırlamakta zorluk çekeriz ki normaldir. Çünkü bu müzisyenlerin varlıkları bizim için pek bir şey ifade etmez. Herhangi bir kitle için de ifade etmeyecektir. Ama yukarıda saydığım üç parçanın müzisyenin ötesinde kitleler için – kısa veya uzun süreli – bir etkisi vardır.

“One-hit wonder” ların birçoğu -şu an için- belki de bir maddeyi oluşturan atomun içindeki kuarklar kadar bile fark edilemezler. Onlar belli bir zaman dilimi içinde sıkışıp kalmışlar, mikroskobumuzdan medet umuyorlar. Hangilerinin değerini bilip geleceğe taşıyacağız sizce?

28
Eki
09

yoncimik

Yukarıdaki videoya dikkat ! Evet, bu bir Yonca Evcimik şarkısının klibi. ‘95 tarihli ve bana zamanının ötesinde geliyor.Ayrıca söz konusu klipteki şarkımız I’m Hot For You ‘ da  aynı ölçüde zamanının biraz ilerisinde…

Anladığım kadarıyla Yonca Evcimik, o yıllarda Avrupa’da popüler olma sevdasının peşindeydi.Bunu birçoklarından (Tarkan,Petek Dincoz, Sertab Erener) önce yapmış haliyle.Daha birçok şeyi de birçok popçumuzdan önce gerçekleştirdiği gibi…Türkiye’de çıkan ilk teklik (single) ve MTV çakması ilk dans klipleri de bu kadına ait.Her ne kadar basit ve saçma sayılabilecek işler yapsa da müzik tarihimizde kendisinin bir yer edindiği açık.

Neyse biz klibe gelelim.O yılların Türkiye’si  için çok cüretkar ve yenilikçi bir klip olduğunu söylemek mümkün.Gece saatlerinde kombinezon giymiş,küt saçlı çakma şarışın bir kadın taksiden iniyor ve  Tarlabaşı’nın pek tekin olmayan sokaklarında sevgilisinden olur olmaz isteğini üstü  kapalı biçimde de olsa dile getiriyor:

“I’m doing to myself what I want you to do,to me.”

Şarkının asıl vurucu kısmı ise bu derin (!) söylemde yatıyor. Günümüzde birçok pop şarkısında benzerini görebileceğimiz cinsel içerikli bu şarkı sözü,alenen olmasa da o zamanda dile getirilebilinmiş. Hem de bu söz birçok kişinin onaylamayacağı bir cinsel eylemi de barındırmakta.Üstelik bunu dile getiren bir erkek de değil,bir kadın ve mekan Amerika değil,Türkiye.

Klibin son kısmı da üstteki alıntıya paralel olarak şekillenmiş. Kadının amacının ne olduğunu açıkça anlayabiliyoruz. Yatakta yuvarlanmalar, küvet fantezileri gibi eylemler aklımızda kadının ne istediği konusunda soru işareti bırakmıyor.

Bu yazıdan hareketle varmak istediğim bir düşünce var mı emin değilim.Hatta niye yazdığımı da tam olarak bilmiyorum.

23
Eki
09

nutshell

art arda kaçıncı “nutshell” dinleyişim oluyor bilmiyorum,lakin yeniden bu şarkının bataklığının içinde yüzmek gibisi yokmuş.yavaş yavaş insanı kendisine çeken ve de bir süre bırakmayan bu şarkıyı nitelemek istesem de,şarkı hakkındaki hislerimi tarif etmeye çalışşam da boşuna.kafamda uçuşan kelimelerin ve söz öbeklerinin bir bütün oluşturmadığı ve kifayetsiz kaldığı çok açık.üstteki video bir şeyler anlatabiliyor sanırım hissettiklerim hakkında.

bir zamanlar yine aynı hissiyatları yaşarken yaptığım bir “nutshell” çevirisini internette bulunca bir garip oldum.biraz saçmalamışım galiba.özellikle ikinci kısımdaki “find” fiillerini “fight” olarak algılamam,tam bir fiyasko.neyse ergen aklı işte.şu anda da çok iyi olmadı ama potansiyel bu,ne yapabilirim.

aynen şu şekilde çevirmişim:

biz yanlış basılan yalanların peşindeyiz
zamanın gidişine karşı koyarız
ve ben yine de mücadele ettim
yine de mücadele ettim
bu savaşta yalnız
ağlayacak kimse,gidecek bir yer yok

kabiliyetim gasp edilmiş
mahremiyetim araştırılmış
ve ben yine de mücadele ettim
yine de mücadele ettim
kafamda tekrar ediyor
eğer kendim olamasaydım
daha da ölü hissedeceğimi

düzeltilmiş hali:

biz hatalı basılan yalanların peşindeyiz.
zamanın gidişine karşı koyarız.
ve ben yine de mücadele ettim.
yine de mücadele ettim.
bu savaşta yalnız…
ağlayacak kimse,ev diye niteleyeceğim bir yer yok.

kabiliyetim gasp edilmiş;
mahremiyetim araştırılmış.
ve ben yine de fark ettim.
yine de fark ettim.
-kafamda tekrar ediyor-
eğer kendim olamasaydım;
daha da ölü hissedecektim.

orjinali:

we chase misprinted lies
we face the path of time
and yet i fight, and yet i fight
this battle all alone
no one to cry to
no place to call home

my gift of self is raped
my privacy is raked
and yet i find, yet i find
repeating in my head
if i can’t be my own
i’d feel better dead


10
Eki
09

bad religion

Image Hosted by ImageShack.us

Saat şu an 05.05 ve ben oturmuş Bad Religion hakkında bir yazı yazmaktayım.Üstelik ne yazacağımı da bilmiyorum.Ama yazmak zorundaymışım gibi de hissediyorum bir yandan.Bir boyun borcu bu.30. yılını dolduracak olan bir punk efsanesine…

Herşey Bad Religion‘ı playliste eklememle başladı.Uzun süredir dinlemiyorudum kendilerini.Ne kadar da özlemişim halbuki !

Şunu anladım ki belki en sevdiğim grup olmayabilirler.Ama kesinlikle dinlediğim en samimi müzik grubu onlar.”Nasıl anlayabiliyorsun bunu?” derseniz açıklayamam.Çünkü mantıklı bir açıklaması yok.Sadece her BR dinlemeye başladığımda bir sıcaklık hissediyorum.Bu grubun kimyasındaki birçok şeyin bileşiminden kaynaklanıyor galiba.Belki Greg Graffin‘in sözlerindendir,belki de iç gıdıklayan gitar melodilerinden belki de herkesin kendinden birşeyler bulabileceği şarkı sözlerinden…

Klasik olarak her BR dinleyişimdeki gibi American Jesus ve Punk Rock Song‘la başladım dinleme seansıma.Bu şarkılar kesinlikle benim için çok çok özeller.BR’yi ilk bu şarkılarla tanımıştım.İyi ki de tanımışım diyorum.Eğer kendilerini tanımasaydım eşi benzeri olmayan bir punk rock efsanesinden haberim olmayacaktı.Harbiden kim var ki bu adamlarla aynı kulvarda yarışabilecek? Biraz kafa yordum ve bu adamların farklılıklarını,artılarını belirledim.Şöyle ki:

  1. Bad Religion,en uzun soluklu punk gruplarından biridir.1980′den bugüne kadar 14 albüm çıkarmışlar ve 15′inci albüm de gelmek üzere.
  2. Bad Religion,punkçı olmaktan çok bir punk rock grubudur.Bu maddeyle ilgi olaraktan din karşıtı tutumları,direkt ABD hükümetini,emperyalizimi hedef alan şarkı sözleri ve daha da önemlisi tavırları örnek verilebilir (bkz American Jesus,New Dark Ages,Atheist Peace).Punk müziğin protest ruhu korumuşlardır.Eğlendirmek gibi bir amaçları yoktur.Hatta ve hatta punk manifestosu grubun solisti Greg Graffin tarafından yazılmıştır.Bu sebeplerden dolayı hiçbir zaman Green Day ya da Blink 182 kadar mainstream piyasada başarı yakalayamamışlardır.Zaten logosunda üstü çizilmiş bir haç olan gruptan bunu beklemek garip olurdu :)
  3. Bad Religion,hem sloganvari hem de duygusal olabilen yegane punk gruplarındandır. (Belki de bir benzerleri Social Distortion‘dır) Müziklerindeki melodik ve duygusal yoğunluk 90′lardan sonra artmaya başlamıştır.2000′lerden sonraki 3 gitar kullanımının da bunda etkisi azımsanamaz.
  4. Bad Religion,birşeylerin yanlış olduğunu görebilenlerin grubudur.Dinleyicileriyle 2.maddede bahsettiğim gibi paylaşacakları önemli meseleler vardır.Bunu yaparken de kullandıkları yol hiçbir şekilde tepeden inme değildir.Çünkü onların rock star olmak gibi bir derdi yoktur.Dinleyicileriyle bir bütündürler,dinleyicilerine aynı seviyeden ve direkt hitap etme yolunu seçmişlerdir.
  5. Bad Religion‘ın kapı gibi bir frontmani vardır : Greg Graffin.İki lisans diplomalı,doktora sahibi hem de punktır.Görünüşünden anlayamasak da bu adam punk’ı oluşturan parametreleri iyice bellemiş,kültürlü bir insandır.Kendisinin edinimleri şarkı sözlerine de farklı bir boyut katmaktadır .Ayrıca üçüncü maddeye eklemeyi unutmuşum: Grubun duygusal ağırlığının yükünü bu adam üstlenir.Ses rengiyle şarkıya yön verir.

Velhasıl BR benim için az önce bahsettiğim ve anlatamadığım birçok  şey demek.Müzik yaptıkları sürece de kendilerine farklı anlamlar yüklüyorum ve benim gözümdeki yerleri gitgide daha da yükseliyor.Çünkü biliyorum ki her albümlerinde daha iyisini yapmaya çalışıyorlar ve çoğunlukla da bunu başarıyorlar.Kendileri hakkında anlatamadıklarımın bir kısmı için galiba bu şarkı sözleri yeterli:

“Punk Rock Song”

have you been to the desert?
have you walked with the dead?
there’s a hundred thousand children being killed for their bread

and the figures don’t lie they speak of human disease
but we do what we want and we think what we please

have you lived the experience?
have you witnessed the plague?
people making babies sometimes just to escape
in this land of competition the compassion is gone
yet we ignore the needy and we keep pushing on
we keep pushing on

this is just a punk rock song
written for the people who can see something’s wrong
like ants in a colony we do our share
but there’s so many other fuckin’ insects out there
and this is just a punk rock song
(like workers in a factory we do our share
but there’s so many other fuckin’ robots out there)

have you visited the quagmire?
have you swam in the shit?
the party conventions and the real politik
the faces always different, the rhetoric the same
but we swallow it, and we see nothing change
nothing has changed…

10 million dollars on a losing campaign
20 million starving and writhing in pain
big strong people unwilling to give
small in vision and perspective
one in five kids below the poverty line
one population runnin’ out of time

04
Eki
09

kyuss

Sesi stoner rock ile eşanlamlı hale gelmiş bir vokal (John Garcia) ,daha fazla distortion alabilmek için gitarını bas amfisine bağlayan,riff dahisi çılgın bir gitarist (Josh Homme),iki eli de bas gitarının klavyesinde dolaşan,alttan alttan ilginç sololar atan ne idüğü belirsiz bir bassist (Scott Reeder) ve de usta bir davulcu (Brant Bjork)…Grubun son dönemlerindeki kemik kadrosunun bu elemanlardan oluştuğunu söylemek mümkün.Yani beklentilerinizin yüksek olmaması için hiçbir neden yok.

80′lerde  Josh Homme ve John Garcia tarafından California,Palm Desert’te kurulan grup ilk olarak Katzenjammer ismini alıyor.Sonrasında grup ismini değiştirerek Sons of Kyuss adında bir EP yayınlıyor.90′lı yıllara gelindiğinde ise grup ismini kısaltarak Kyuss adıyla yoluna devam ediyor ve 90-95 arası 4 kült albüm yayınlıyorlar.Bu albümlerin hepsi de birbirinden değerli.Hepsi de Palm Desert’ün çöl ve deniz arasındaki sıkışmışlığını taşıyor.Sonrasında ise bilindiği gibi Josh Homme,Nick Oliveri ile birlikte QOTSA‘i kuruyor.Diğer grup elemanları da Mondo Generator,Fu Manchu gibi önemli gruplarda boy gösteriyor…

Kyuss’u ilk dinlediğimde kafamda şablonlar oluşmaya başlamıştı: “80′ler thrash metal etkili bir stoner metal grubu.” Bu kadar basit düşünmüştüm.Ne de olsa zaman zaman hızlı,zaman zaman da yavaş ilerleyen gitar rifflerine dayalı bir müzikleri vardı.Üstelik albüm kayıtları da 80′ler thrash metal gruplarınınki gibi özensiz hazırlanmıştı.Ama biraz derine indikçe bu tanımlamaların Kyuss için gereksiz olduğunun farkına vardım.Tamamen benim kuruntumdu bu tanımlamalar.Nitekim albüm kayıtları özensiz değildi,distortion yoğunluğu sebebiyle sağlam bir ses sisteminde dinlemem gerekiyordu.Bunun yanısıra Josh Homme‘un gitar soloları daha çok 70′ler gruplarına benziyordu.Her ne kadar sert bir müzik yapsalar da,metalden çok rock yapıyor gibi durmaktaydılar.Müziğin içindeki rock’n roll ruhunu açıkça hissedebiliyordum.Ayrıca bir yandan da grubun 90′lar grubu olduklarını sezebiliyordum.Üstelik kimseye benzemeyen bir soundları vardı.Birçok basçının kullandığı bas amfisi markası AMPEG,bu grubun genel gitar ve bas soundunu belirliyordu.Evet,şaşırmıştım gitar soundunu da…

26
Eyl
09

inceleme: backspacer

Image Hosted by ImageShack.us

Her ne kadar Alice in Chains kadar PJ fanı olmasam da sevip saydığım gruplar arasındadır Pearl Jam.9.albümlerini çıkaracak olmaları birçokları gibi beni de heyecanlandırdı.Çünkü 90′lar Seattle gruplarından teklemeden kalan tek grup onlardı.Özgün ve olgun birşeyler bekliyordum kendilerinden.Fakat albüm pek umduğum gibi olmamış.Maalesef son yıllarda oluşturdukları klasik çizginin pek dışına çıkamamışlar.

Albüm “Gonna See My Friend” ve “Got Some” ile gaz bir açılış yapıyor.Dinlerken “Ahanda grunge olmuş lan” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum.Albümdeki diğer parçalardan yapısal olarak çok farklı olmasalarda bu parçalarda sağlam bir enerji akışı var.Sonrasında pek ısınamadığım ama hoş bir parça olan,albümden çıkan ilk single  “The Fixer” geliyor.Geriye kalan parçalardan ise “Just Breathe” ve “Amongst The Waves” biraz sivriliyor.“Just Breathe” özellikle Into the Wild‘da olması gereken bir şarkıymış da sonradan Backspacer’a konulmuş gibi.Hatta şarkının arpeji  “Guaranteed” a pek bi benziyor.“Amongst the Waves” da ise Mike McCready‘nin harika gitar sololarından birine tanık oluyoruz.Özlem çekilen birşeymiş McCready‘nin soloları -cidden -bunu bir kez daha bu albümde anladım. (ama albümde bu şarkının dışında bi gitar solosu duymak pek mümkün değil)

Yukarıdaki paragrafta parçaları biraz hızlıca geçiştirdim.Nezdimde öne çıkan parçalardan bahsettim sadece.Diğer parçalarda çok kalite parçalar tabii ki de.Sadece konu Pearl Jam albümü olunca insan daha fazlasını bekliyor(Benim için Backspacer kısmi hayalkırıklığı olsa da ,albümü çok beğenen arkadaşlarım da var).Ten gibi çok boyutlu ve klasik bir albüm yapmış,90′lı yıllarda tozu dumana katmış bir grubun standart alternative rock gruplarından bir fazlası olması gerekirdi diye düşünüyorum.Özellikle eleştirdiğim şey ise albümdeki yüzeysel şarkı sözleri ve birkaç akor giden gitarlar.Akılda kalıcı bir gitar riffi bile yok albümde.Bundan dolayı herhangi bir çeşitlilikten söz edemiyorum.Parçaları tek tek incelemek gereksiz geliyor.Umarım derdimi anlatabilmişimdir.

25
Eyl
09

inceleme: black gives way to blue

Image Hosted by ImageShack.us

“hope,a new beginning”

Uzun süredir beklediğim – beklenilen- albüm bu sözlerle açılıyor.Söyledikleri gibi yeni bir başlangıç yapıyorlar.Az buz değil 14 yıl olmuş,hatta Layne’in vefatının üzerinden 6 yıldan fazla bir süre geçmiş.Nitekim heyecanlanmamak elde değil.Elbette karşımızda farklı bir Alice in Chains var.Fakat bu Alice in Chains, Tarkan’dan alıntı yapacak olursam “salına salına sinsice”  kanınıza girmeyi başarıyor.

İlk şarkı “All Secrets Known” diğer Alice in Chains albümlerinden farklı bir yolda albümü yolda albümü açıyor: Ağırbaşlı ve depresif.Hatta Alice in Chains diskografisindeki en depresif şarkı olabilirdi (eğer Love,Hate,Love gibi bir şahesere sahip olmasalardı).Şarkı doom metal etlileşimli ve ilginç bir gitar solosuna sahip.Ardında ikinci single olarak yayınlanan “Check My Brain” tempoyu biraz yükseltiyor.Şarkı Jerry Cantrell‘ın Seattle’dan Los Angeles’a taşınması hakkında.Harbiden de şarkıda bir LA havası var.Üçüncü şarkı “Last of My Kind” ise kesinlikle albümdeki favori parçalarımdan.Keskin gitar rifflerine sahip olan şarkı da Texas’dan esintiler taşıyor sanki (bir Seattle’lı grup için ilginç olsa gerek).Şarkı DuVall‘ın yırtıcı yorumuyla kendini bir adım ileri taşıyor.Sırası gelen “Your Decision” ise kulaklarınızın maruz kalmaktan hoşlandığı gürültü arasında bir nefeslik mola sağlıyor.Alice in Chains‘in EP’lerindeki tadı bu şarkıda bulmak mümkün.

Albümden ilk single “A Looking in View ise beşinci sırada bizi karşılıyor.Her haliyle bir mükemmelik abidesi olan şarkı,7 dakikalık bir başyapıt.Yaz ayları sırasında albümden beklentimin büyük olmasının en büyük sebebi (klibini mutlaka izleyin).“When the Sun Rose Again” ise “Your Decision” gibi Alice in Chains’in EP’lerindeki tadı aratmıyor.Blogumun isim sahibi “Acid Bubble” ise albümün en iddialı parçalarından.Üçüncü klip büyük ihtimalle bu parçaya çekilir diye düşünüyorum.“Last of My Kind” gibi stoner metale göz kırpan bir şarkı.Heralde bu şarkıyı coverlayacak gruplar stagedive ile kendilerinden geçerler.Evet,bunu yapmamak şarkıya hakaret olur.

Albümün sonlarına gelindiğinde ise Jerry Cantrell’ın solo albümlerindeki tarzına yakın bir şarkı “Lesson Learned” bizi buyur ediyor.Ardından gelen “Take Her Out “ da öyle.Onuncu şarkı “Private Hell” e gelindiğinde ise tempo biraz düşüyor.Bu parça genel olarak 90′lar rock balladları tadında.Albüme ismini veren “Black Gives Way to Blue” ise albüm için yapılabilecek en zarif kapanışı yapıyor.Belirtmek gerek bu şarkıdaki piyanolar Elton John tarafından çalınmış.

Albümün genel bir değerlendirmesini yaparsak -yukarıdaki satırlardan anlaşılmıştır-albüm iniş ve çıkışlarla dolu.Yani albümün temposu değişken.Çok sert şarkıların yanısıra birkaç akustik şarkıda bulabilmek mümkün.Buna rağmen albüm en sert Alice in Chains albümü.Bunun yanısıra albümü dinlerken bazı şarkıları Layne‘in sesinden dinlermiş gibi oluyorsunuz.Benim nezdimde bu grubun hala 90′lar ruhunu koruduğunun göstergesi.Layne ile özdeşleştirdiğim hırçınlık,kırılganlık,umutsuzluk da albümün geneline yayılmış gibi.Bu sebeple de William DuVall‘ın başarılı bir seçim olduğunu düşünüyorum.Kendisi genel Alice in Chains sounduna çok iyi uyum sağlamış durumda.Hiçbir yerde sırıtmıyor.Üstelik eklediği gitar partisyonları ve vokal harmonileri,vokal oyunları albüme  çeşitlilik katıyor.Albümle alakalı tek şikayetim ise basların yeterince belirgin olmaması.Çok derinden gelen bir bas soundu var.Birçok yer de gitarlardan basları belirgin olarak duyamıyorsunuz.